ANASAYFA MİSYONUMUZ İLKELERİMİZ AKINCILAR HAREKETİ AKINCILAR HAREKETİ TÜZÜĞÜMÜZ EĞİTİM ETKİNLİKLER METİN YÜKSEL İLETİŞİM
     
 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; zıtlıklar bir birinin içine geçmiş halde. Bir tezatlar âlemi.

İyi ile kötü, güzel ile çirkin, hasta ile sağlıklı, zengin ile fakir vs. bu dünyanın aynı anda yaşayan figürleri. Hatta bazen bu iyi ile kötü, güzel ile çirkin, hasta ile sağlıklı ve zengin ile fakir ayrı, ayrı kişiler değil aynı kişi dahi olabiliyor. Bir insan bir gün bir durumdayken, başka bir gün ya da başka bir saatte, hatta dakikada başka bir durumda olabiliyor.

Böyle olması en güzeli bekli de.

Düşünsenize bir: Hastalık olmasaydı sağlığın, ölüm olmasaydı hayatın, yaşlılık olmasaydı gençliğin, değeri anlaşılır mıydı?
Yokluk olmasaydı varlığın, kötü olmasaydı iyinin, küfür olmasaydı imanın, karanlık olmasaydı aydınlığın, çirkin olmasaydı güzelin kıymeti bilinir miydi?
Hayat yolu dümdüz ve pürüzsüz olsaydı, yürümek bu kadar cazip olur muydu? Her şey birbirinin aynı olsaydı, öğrenmenin temel taşı olan merak tahrik olur muydu? Merak ortaya çıkmayınca icatlar, buluşlar, keşifler yapılabilir miydi? Tüm insanlar aynı tornadan çıkmış gibi birbirinin benzeri olsaydı, birini tanımak, ona değer verebilmek mümkün olabilir miydi?

Eğer her zorluğun yanında bir kolaylık, her derdin bir dermanı, her ıstırabın bir tesellisi, her çekilen acının bir getirisi, her musibetin bir nasihati, her kederin bir bedeli olmasaydı hayat yaşanmaya değer miydi?

Rabbimizin yarattığı her şeyin bir hikmeti olduğu gibi, dünya hayatının da tezatlar içinde olmasının elbette bir hikmeti vardır.
Rabbimiz kitabında ‘kimin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattığını söylüyor bize. (Mülk/2)
Yani dünya bir imtihan dünyası ve her imtihanının bir şekli, biçimi, bir oluş tarzı mutlaka olmalıdır. Rabbimiz de kitabın da bize, bizim imtihan şeklimizin nasıl olacağını onlarca ayetinde bildirmiştir.

İnsanın imtihanının birçok şekli vardır. Allah insanları bazen nimetlerden mahrum ederek, ellerindekileri kaybettirerek imtihan edebileceği gibi, bazen de aklının alamayacağı gücünün yetemeyeceği nimetleri kendisine sunarak imtihan eder.
Ne yazık ki insanlar kaybettikleri ile imtihan edilmeyi daha çabuk fark edebildikleri halde kazançlarının bir imtihan vesilesi olabileceğini akıllarına getirmekte zorlanırlar, insanoğlu cahil ve kibirlidir, başına gelen felaketlerin neden olduğunu her zaman kavrayamadığı gibi, kendisine verilen nimetlerin neden verildiğini de ne yazık ki anlamakta zorlanır, ya da anlamak istemez,
Nedense kayıpları hep başkaları yüzünden olurken, kazançları kendi bilgeliği, aklı, gücü ve becerisi sayesindedir yanılgısına düşer. Ama gerçek insanın sandığı gibi değildir.

Allah insanı bazen korku, bazen açlık, bazen mallardan, canlardan, dünya getirilerinden eksilterek imtihan ederken (Al-i İmran/186) bazen de bunları artırarak imtihan eder. İkincisinde beklenen şükrünü eda edebilmesi iken birincisinde beklenen sabredebilmesidir.

Sabır Allahın en sevdiği hasletlerden biridir. Kuran’da defalarca Allahın sabredenleri sevdiği, sabredenlerle beraber olduğu ve sabredenlerin bu eylemlerinden dolayı müjdelendiği söylenir.

Dikkat ederseniz sabırdan bir eylem diye bahsettik, evet sabır insanların sandığı gibi, bir pasiflik, bir durağanlık, bir bekleme değildir. Sabır direniştir, sabır tahammüldür, sabır her şeye rağmen Rabbine sığınabilmektir. Rabbinin, yanında olduğunu, yardımcısının ‘O’ olduğunu fark edebilmektir.
Sabır, herkesin her istediğini “Hemen, şimdi!” sloganıyla elde etmeye çalıştığı acele ve ecele gidenler çağında, “Asla vazgeçmem, zamanı gelinceye kadar beklerim” diyebilme kararlılığıdır.

Sabır, omuzladığı mukaddes yükü götürürken, rüzgâr tersinden esmeye başladığında geri dönmemek, yükü atmamak, yolu satmamak, yola yatmamaktır. Sırtını yüke verip göğsünü rüzgâra siper etmektir
Kiminin susmak ve biriktirmek sandığı bir tepki biçimidir sabır.
Açlığa, susuzluğa, yokluğa ve çokluğa, dengeli bir bakış ve yaşayışın onurlu adıdır.
Arzuları, istekleri erteleyebilmenin, hayran bırakan görüntüsüdür.
Kimi zaman elimizle yaptığımızın sonucu, kimi zaman, bizim dışımızdaki oluşmuş dalgaların, başkasının rüzgârıyla bizim sahillerimizi dövmesine karşı direnmenin adıdır.

Yaşam yolu, asfalt olmaktan çıkıp, taşlı yollarla devam ettiğinde, ayaklarımıza batan taşlara rağmen, çarığımızı yenileyip yola ve yolculuğa devam etmenin adıdır sabır.

Artan sancıların, doğumun habercisi olduğunu bilip, tekrar derin bir nefes alarak gelecek yeni sancıları karşılamaktır.
İnsanı ve olayları doğru okuyup, hayatın atmosferinin de, aynen hava durumu gibi, bazı zamanlar güneşli, bazı zamanlar karlı, yağmurlu olduğunu bilerek, fırtınanın dineceğine dair inancını yüreğine kazıyıp, kendine düşeni yaparak gözünü ufka, dilini dua ile Allah’a bağlayıp beklemektir.
Tohumun, karanlıkta bekleyerek, olgunlaştığında yarılıp gün yüzüne çıkması gibi, sabrı tohumdan öğrenip, tohumun çatlayacağı ve yeryüzü ile merhabalaşacağı zamanı, saniye, saniye saymaktır. Varlığını ortaya koymak, varlığa sevgiyi ve umudu katmaktır.
Her rüzgârın bir ömrü, her Nemrud’un bir İbrahim’i, her Firavun’un bir Musa’sı, her kışın bir yazı, her gecenin bir sabahı, her derdin bir salahı olduğunu unutmamaktır.

İşte bu öneminden dolayı Sabır, Kur'an-ı Kerim'de sık sık tekrarlanır. Çünkü yüce Allah çeşitli içgüdüler ve engelleyici psikolojik faktörler arasında doğru yolda yürüyebilmenin ve bin bir türlü çatışmalar ve engeller arasında, yeryüzünde insanları, Allah'a çağırma görevini yürütmenin ne kadar büyük bir gayret gerektirdiğini herkesten iyi bilir.

Bu gayret insandan, sinir sağlamlığı, olağanüstü bir soğukkanlılık, güç kaynaklarının sürekli seferberliği, sızma ve kaçış noktaları karşısında kesintisiz bir uyanıklık ister. Bütün bunlar karşısında mutlaka sabırlı olmak gerekiyor.

İbadetlere devam etmek için sabır... Günahlardan uzak durmak için sabır... Allah'a ulaştıran yolu kesmek isteyenlere karşı girişilecek cihadı devam ettirmek için sabır... Türlü türlü düşman tuzaklarına, komplolarına karşı sabır... Zaferin ve başarının gecikmesi Karşısında sabır... Aşılması gereken mesafenin uzunluğuna sabır... Bâtılın yayılıp güçlenmesi karşısında sabır. Dostun, destekçinin azlığına sabır... Gidilecek yolun uzun ve dikenli oluşuna sabır... Vicdanların kaypaklığına sabır... Kalplerin şaşkınlığına, sapmalarına karşı sabır... İnatçılığın baskısına sabır... Dönekliğin, kalleşliğin acılığına karşı sabır...

Eğer hedefe ulaşma süresi uzar ve sıkıntıların baskısı yoğunlaşırsa, ortada azık ve yardımcı güç bulunmadığı takdirde sabır, zayıflar veya tükenebilir. Bundan dolayı, yüce Allah namaz ile sabrı yan yana getiriyor. Çünkü namaz, kurumaz bir kaynak ve bitmez bir azıktır. O, güç kaynaklarını yenileyen ve kalbe enerji yükleyen bir azıktır. Onun sayesinde sabır ipi uzar ve kopmaz bir sağlamlık kazanır. Sonra da sabra hoşnutluk, şevk, gönül huzuru, güven duygusu ve azim ekler.

Ölümlü, zayıf ve gücü sınırlı olan insanın en büyük güç kaynağı ile yani yüce Allah ile ilişki kurması, karşılaştığı zorluklar sınırlı gücünün kapasitesini aşınca O'ndan yardım istemesi mutlaka gereklidir.

Gizli açık bütün şer güçler ile karşı karşıya kalınca. İçgüdü ve ihtirasların engellemesi ile arzuların kışkırtması arasında doğru yolda ilerlemenin üzerine bindirdiği sıkıntı ağır bir baskıya dönüşünce... Amansız azgınlıklara ve fesad girişimlerine karşı verdiği mücadelenin baskısı altında ezilmeye yüz tuttukça... Sınırlı ömrüne göre aşacağı yolun ve ulaşacağı hedefin uzakta olduğunu anladıktan sonra akşam vaktinin eşiğinde olmasına rağmen henüz hiçbir yere varamadığını, ömür güneşinin batmaya yüz tutmasına rağmen henüz beklediği şeylerden hiçbirini elde edemediğini tespit edince... Kötülüğün yayılıp güçlendiğini, buna karşılık iyiliğin gitgide zayıfladığını, ufukta hiçbir aydınlık kırıntısı ve yolda hiçbir işaret olmadığını görünce...
İşte böylesine zor durumlarda namazın değeri ortaya çıkar. Namaz; ölümlü insan ile sürekli ve kalıcı güç olan yüce Allah arasındaki doğrudan ilişkidir... İşte bu ilişkiden dolayı namaz ile sabır defalarca Kuran’da beraber anılmaktadır.

Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.(Bakara/45)

Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.(Bakara/153)

Namaz; tek başına kalmış, garip bir damlacığın hiç kurumayan gür bir su kaynağı ile belirlenmiş bir buluşma vaktidir... Namaz; küçük yeryüzü realitesinin sınırlarını aşarak büyük evrensel realitenin uçsuz-bucaksız alanına yükselmektir... Namaz; yakıcı çöl sıcağında serin bir meltem, bir ilkbahar yağmuru taneciği, bir ağaç gölgesidir... Namaz; yorgun ve kırık kalplere yönelik şefkatli bir el okşayışıdır...

Böyle olduğu içindir ki, Peygamberimiz sıkıntılı anlarında müezzini Bilâl’i Habeşi’ye; "Ey Bilâl, bize namaz aracılığı ile nefes aldır." buyururdu. Nitekim Peygamberimiz zor bir işle karşılaşınca yüce Allah'la daha çok buluşabilmek için her zamankinden daha çok namaz kılardı.
Ve kıldığı her namaz zorluklara karşı dayanma gücü olan sabrını arttırırdı.

Nasıl ki demiri çelikleştiren onun ateşle imtihanı ise, insanı olgunlaştıranda, insanın zorluklarla imtihanıdır. Eğer bu zorluklara dayanabilir ve yıkılmazsa insan, çok daha erdemli, çok daha özgüvenli olur. Unutmamak gerekir ki insanı öldürmeyen darbeler onu sağlamlaştırır. Bunu başarabilmenin yolu yukarıda da defalarca söylediğimiz gibi başına gelmiş ve gelecek olana şeylere karşı sabırlı olabilmekten, sabırlı olmakta sebat edebilmekten geçer.
Tabi bu kolay bir iş değildir, Kuran’da ifade edildiği şekliyle ‘azim’ gerektiren işlerdendir.

Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir."(Lokman/17)

Allah yanında sabrın değerinin yüksek olmasının, Allah’ın sabredenleri sevmesinin ve kendisinin onlarla beraber olduğunu söylemesinin sebebi elbette sabrın azim gerektiren işler arasında olmasıdır. Zor olması değerli olmasını da beraberinde getirmektedir.

Sabır, Allah tarafından bu kadar beğenilen bir vasıf olmasına rağmen , ona sahip olabilmek her zaman mümkün olamamaktadır. Hatta öyle zamanlar olmuştur ki Kuran’da anlatıldığı şekli ile Peygamberlerden Yunus (as) bile kendisine verilen görevi yerine getirirken karşılaştığı sıkıntılara sabredememiş ve Allah tarafından cezalandırılmıştır bir süreliğine dahi olsa.

Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.(Kalem/48)

Kuran’da verilen mesajların özünü içinde taşıyan, Kuran’ın özeti sayılabilecek sure olan Asr suresi aslında bir ‘sabır’ suresidir de aynı zamanda.
“Asra yemin olsun ki insanlık hüsrandadır! Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna!”
Bu sure bize kaybedenlerden, hüsrana uğrayanlardan, pişman olanlar olmamız için yapmamız gerekenleri anlatır. İman etmek, salih amel işlemek ve aynı zamanda Hakkı ve sabrı tavsiye etmek. Elbette Kuran mantığında bir şeyi tavsiye etmek önce o tavsiye ettiği şeyi kendi nefsinde yaşamayı da gerektirmektedir.

Son ayetin açılımı şudur: Hakkı tavsiye etmenin bir bedeli vardır. Çünkü siz hakikate tabi olup onu tavsiye ettiğinizde, varlığını yalana adayanlar ister istemez bundan rahatsız olurlar. Hakikat güneşinin doğuşundan rahatsız olanlar, ülkeyi karanlık bir mağaraya çevirmenin yolunu ararlar.
Böylesi zamanlarda hakikati savunmanın bir bedeli vardır ve size bu bedeli pahalıya ödetmeye çalışırlar. Ayetin son kısmı işte bunu söyler: Hakikati savunmanın bedelini ödemek gerektiğinde de sabrı tavsiye edin. Hakikat üzerinde direnin ve asla geri adım atmayın.

Sözün özü, sabır direniştir. Kur’an “Allah sabredenleri sever” derken, Allah direnenleri de sever demiş olur aslında. Yine Kur’an “Ey iman edenler! Sabredin” derken şunu demiş olur. Yani: Ey iman edenler! Direnin!

Hakka olan sadakatimiz, onun uğrunda nasıl yürüdüğümüz, ne bedeli göze aldığımız ve başımıza gelenlere sabredip sabredemememizle doğru orantılıdır. Unutmamız gerekir ki; ‘eğer gerçekten inanıyorsak, sonunda mutlaka üstün gelecek olan biziz”
Selam ve dua ile.