| |
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Toplumların değer yargılarının oluşmasında en etkili olan faktörlerden biri, beklide en önemlisi din olgusudur.
Din denilince genellikle Hıristiyanlık, Musevilik, İslam gibi kutsal bir kitabı ve gönderilmiş bir peygamberi bulunan dinler akla geliyor olmuş olsa da, aslında din insanlara bir hayat nizamı sunan onlara çeşitli ahlak ve davranış öğretileri veren, insanların hayatlarını daha güzel şekilde ve daha doğru tanzim edeceğini iddia eden tüm ideoloji, fikir ve sistemlerin ortak adıdır. Bu bağlamdan bakılınca kominizm, sosyalizm , kapitalizm ve kemalizm gibi sistemlerde aslında birer dindirler. Bu tarz dinleri semavi dinlerden ayıran en büyük özellikleri, sadece bu dünya hayatını düzenlemeye ve tanzim etmeye yönlemiş olmalarıdır. Semavi dinlerde (bir çoğun da tahrif edilmiş şekilde dahi olsa) bir ahiret inancı, hesap günü anlayışı mevcuttur. Yani beşeri dinlerde eğer yaptığınız işler fark edilmemişse bu dünyada onların cezasını ya da mükafatını görememişseniz yaptığınız her şey boşuna gitmiş olur. Semavi dinlerin anlayışında her şey den haberdar, her şeyin sahibi bir ‘Rabb’ bulunduğu için yapılan iyilikler, güzellikler, kötülük ve yanlışlıkların mutlaka bir hesabı vardır anlayışı hakimdir. Yani kısaca beşeri dinleri semavi dinlerden ayıran en büyük ayrıçları beşeri dinlerde ahiret olgusunun olmamasıdır.
Toplumların hayatında dinlerin çok büyük bir ağırlığı vardır. Ve insanlar gönüllük esasına bağlı olarak dinlerinin gereklerini yerine getirirler. İslam dışındaki dinler genelde kendilerine etki alanı olarak öbür dünyayı seçtiği için, yoğunluklu olarak bu dinlerin kabul gördüğü toplumlarda, hem beşeri hem semavi dinlerin söz sahibi olması fazla problem çıkarmaz Hıristiyan toplumlarında olduğu gibi, Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrıya anlayışı ile dinler genelde kendilerine çizilmiş sınırları aşmaz ve devlet dinin işine pek karışmazken, din de devletin işine pek karışmaz. Tabiri caizse Hıristiyan toplumlarda, dünyayı pazarlayarak, devlet yetkilileri nemalanırken, ahireti pazarlayarak din adamları nemalanır. Aslında bir birlerinden her zaman hoşnut olmasalar da bu bir rant paylaşımıdır ve mümkün mertebe herkes kendi sınırını bilir.
Fakat Hıristiyan toplumlarda olağan olabilen bu durum, İslam’ın ruhundan dolayı Müslüman ülkelerde pek geçerli olamamaktadır. Çünkü İslam Hıristiyanlık gibi kendini öbür dünya ile sınırlandıran bir anlayışa sahip değildir, bilakis İslam’ın hükümleri ve kuralları insanların hem bu dünyasını hem de öbür dünyasını tanzim etmeye taliptir. Çünkü İslam’da tek hüküm koyucu Alemler’in Rabbi, hükmedenlerin en iyisi olan Allah’tır.
Dini toplumdan soyutlamak, gündelik hayatın dışına çıkarmak, görülür olmasını engellemek isteyen ülkelerde yapılmaya çalışılan ilk şey dini toplumun her tarafından kazımak, mümkünse onu yok etmek çabaları olmuştur. Ama insanların fıtratında olan bir şey inanma, duygusu bastırılamadığı, insanların manevi tarafları yok edilemediği için bu açık ortadan semavi dinler kaldırıp, yerine beşeri dinler konularak yapılmaya çalışılmıştır.
Bu uygulamanın en bariz örneklerinden biride ne yazık ki ülkemizde veriliştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde camiler kapatılmış, Kuran yasaklı kitap haline getirilmiş, Allah denilmesi bile ayıplanılacak ve hatta cezalandırılacak bir şey olarak görülmüştür. Bu dönemin hala yaşayan şahitleri vardır. O dönem yapılan haksızlıklar ve zulümler aslında ayrı ayrı onlarca dersin ya da sohbetin konusu olabilecek durumdadır.
Toplumlardaki din olgusu ve anlayışının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı dönemlerde, din yasaklı, dindar suçlu olarak kabul edilince ortaya manevi açıdan bir boşluk çıkmaya başlamıştır, ortaya çıkan boşluk başka kutsallarla ve adı çağdaşlık, ilericilik gibi adlarla adlandırılsa da ne yazık ki başka dinlerle doldurulmaya gayret edilmiştir. Ülkemizin yakın tarihinde de Kemalizm bir din, Kemal Atatürk bir kutsal peygamber, hatta ilah olarak lanse edilmeye gayret edilmiştir.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde birçok yazar ve şair Atatürk’ü peygamber ve hatta ilah olarak betimleyen yazılar şiirler yazmışlar ve bu yazılanlar okullarda ders kitaplarında işlenmiştir. Peygamberin doğumunu anlatan mevlidin benzerleri Atatürk içinde yazılmış, kabe arabın olsun, çankaya bize yeter anlayışı yerleştirilmek istenmiş, mavi gözlü sarı saçlı ilah diye tasvir edilmiş, her yere Atatürk resmi ve heykeli dikilmiş, Türk Dil Kurumu sözlüğünün din hanesine ‘Kemalizm Türkün dinidir’ ibaresi konulmuştur.
Yani kısaca İslam dışlanırken kemalizm kabul ettirilmeye çabalanmıştır.
İnsan fıtratına ters olan bu uygulama her türlü baskı zulüm ve entrikaya karşın toplum nezhinde değer bulmayınca yani Kemalizm insanlara bir din olarak kabul ettirilemeyince başka yol ve yöntemler denenmeye başlanmıştır.
İnsanları İslam’dan vazgeçirmeyi başaramayanlar daha sinsi ve etkili bir yol denemeye başlayarak İslam’ı tahrif etmeye dini kendi anlayışları doğrultusunda eğip bükmeye tabiri caizse İslam’ı light laştırmaya başladılar. Taktikleri ‘eğer tamamen ortadan kaldıramıyorsak, bari sistemle çatışmayacak bir hale gelsin’ ‘ anlayışı idi. Üzülerek ifade etmek gerekir ki bunda da büyük ölçüde başarılı oldular.
Din kavramının anlaşılması açısından yapılan bu girişten sonra , dinlerin olmazsa olmazı İbadet konusu hakkında da konuşmak gerekmektedir.
Dünya üzerinde bulunan bütün dinlerin, ister semavi, ister beşeri olsun ibadet olarak adlandırılmamış olsa dahi bir ibadet şekilleri vardır. Genelde kendini semavi diye tanımlayan dinler bu yerine getirdikleri ritüelleri ibadet diye adlandırırken, beşeri dinler buna anma, merasim, kutlama gibi değişik isimler verirler. Fakat verilen isimler ne olursa olsun aslında yapılan işin bir ibadet tarzı olduğu gerçeğini örtemez.
İslam dini diğer dinlerden faklı olarak bir ibadet anlayışı getirmiştir. İslam’da Allah’ı anmak ve Allah rızasını kazanmak için yapılan her şey ibadet kavramının içine girer. Yani İslam’ın dünyasında ibadet sadece namaz, oruç, hacc, zekat gibi fiili ibadetlerle sınırlı değildir. Bazen bir ağaç dikmek, yoldaki çukuru kapatmak, su içilsin diye çeşme, yolcular rahat geçebilsin diye köprü yapmak, hatta ve hatta sokak köpeklerini korunsun diye barınak yapmak bile eğer Allah rızası gözetiliyorsa ibadet kavramının sınırları içindedir.
İnsanlık tarihinin en kadim ibadet şekillerinde birde Kurban etmektir.
İnsanlar, tarih boyunca sebebini anlayamadıkları tabiat olaylarından, tabiatüstü olduğuna inandıkları varlıkların hışmından korunmak, onlara şükranlarını iletmek ya da günahlarının keffareti saymak gibi amaçlarla canlı cansız şeyleri onlara feda etmişler; boğa, sığır, kuzu, balık, tavuk, güvercin, kumru, at, hatta köpek ve domuz gibi canlıları ‘kurban’ ettikleri gibi, çeşitli yiyecek, içecek ve giyecekler de ‘takdim’ etmişlerdir. Kaynaklarda, bizzat insan kurban eden ‘medeniyet’lerden de bahsedilir…
Hz. İbrahim’le birlikte bu geleneğin yok edilmesi yolunda büyük bir adım atılmışsa da Abdülmuttalib’in, sevgili oğlu -Hz. Peygamber’in babası- Abdullah’ı kurban etme teşebbüsü ve Hz. Ömer devrinde hâla Nil nehrine insan kurban edildiği çerçevesindeki rivayetlere bakılırsa, bu uygulamanın yer yer devam ettiği anlaşılmaktadır. İslâmiyet de ‘kurban’ ibadetinin yerine getirildiği bir iklimde doğmuştur.
Ancak bu ibadet tahrif edilmiş bulunuyordu… Allah adına değil, taş, ahşap, maden vs. heykellerle sembolize edilen varlık/şahıslar adına kesiliyor ve -dikilitaşlar üzerine serilen hayvanların zamanla ağırlaşan et, yağ ve kan kokularından başka- insanlara bir faydası dokunmuyordu. Nitekim Allah adına kesilen hayvanların etlerinden yenmemesi Kur’ân’da kınanmış; ne gibi bir gerekçe ile bu yola başvurulduğu sorgulanmıştır (En’âm 6/119).
Mekke ortamında inzal edilen Kevser Sûresi’nde Hz. Peygamber’e kurban kesmesi emredilirken, aslında yeni bir ibadet ihdas ediliyor değildi. Aksine, amacından sapan mevcut ‘ibadet’i rayına oturtmanın ilk adımı atılıyor; kurbanın ‘tamamen Allah için’ kesilmesi emrediliyordu. Aynı husus, yine Mekkî olan bir başka âyette şöyle vurgulandı:
“De ki: Şüphesiz, benim namazım, kurban ettiğim hayvanlar, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Hiçbir ortağı olmaksızın… Müslümanların ilki olarak ben bununla emredildim.” (En’âm 6/162-163)
Sözlükte ‘yaklaşmak, yakınlaşmaya vesile olan şey’ anlamlarına gelen kurban, İslam’ın litaratüründe kendisi ile Allah’a yakınlaşılan şey olarak ifade edilir. Özel olarak Allah’a yakınlık sağlamak, yani ibadet kastı ile belli vakitlerde, belirli hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanları ifade eder. İslam’da ibadet amacıyla kesilen hayvana ‘udhiye’ sadece eti için kesilen hayvana ise ‘zebiha’ denir. Kuranda genel olarak ibadeti ifade eden ve aynı kökten gelen nesike, nusuk, ve mensek kelimeleri de özelde kurbanı ve kurban kesim yerini ifade eder.
Kuran’dan kurban’ın bir ibadet şekli olarak Hz. Adem’den itibaren var olduğunu öğreniyoruz. Hz Adem’in iki oğlu arasında geçen ve ilk cinayetin anlatıldığı Habil ve kabil kıssası Allah’a sunulan bir kurbanın kabul edilip edilmemesini konu almaktadır.
‘Onlara gerçeği göstermek için Ademin iki oğlunun kıssasını anlat, nasıl ikisinin birer kurban sunduklarını ve birinden kabul edilirken diğerinden kabul edilmediğini. Seni mutlaka öldüreceğim demişti. (diğeri) Allah ancak takva sahiplerinin yaptıklarını kabul eder demişti’ ( Maide/27)
Bu ayetten Kurban ibadetinin Hz Adem zamanından itibaren var olduğunu öğrendiğimiz gibi aynı zamanda kurbanın Allah tarafından kabul edilmesi için gerekli olan şeyin gerçek manada Allah’a bağlılık olan takva olduğunu da öğreniyoruz.
Habil ve kabilin her ikisinin de kurban sunmalarına karşılık, içinde takva olmadan sunulan kurbanın kurban olmadığını sadece havyan boğazlamak olduğunu Kuran bize gayet açık bir şekilde öğretmektedir.
İslam da her ibadette olduğu gibi kurban ibadetinin de kabul edilmesi için olmazsa olmaz şart niyetin halis olmasıdır. Allah Maun suresinde nasıl ki kıldığı namazın ne anlama geldiği anlamadan, kıldığı namazın kendisine yüklediği sorumlulukların farkına varmadan namaz kılanlara yazıklar olsun diyerek veyl ediyorsa öyle insanların kıldıkları namaz kendilerine fayda değil zarar sağlıyorsa yanı şeklide niyeti halis olmadan takva ile kesilmeyen kurbanlarda kesene fayda yerine zarar getirirler.
Rabbimizin bizim yaptığımız ibadetlere, kıldığımız namazlara, tuttuğumuz oruçlara, kestiğimiz kurbanlara elbette ki ihtiyacı yoktur. Bunları yapıyor olmamızın bize faydası bulunmaktadır. Özellikle kestiğimiz kurbanların ne kanlarının ne de etlerinin Allah’a ulaşamadığını Allah’a ulaşan şeyin bizim ona yakınlaşma isteğimiz olduğunu kuran belirtir.
“Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz derin sorumluluk bilincidir. Böylece, onları size boyun eğdirmiştir ki, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ın yüceliğini layıkıyla takdir edesiniz; ( iyileri ) müjdele” (Hac 22/36-37).
Tıpkı canlıların ruhu olduğu gibi, yapılan amellerin de ruhu vardır. Salih amelin ruhu bilinçtir. Kurbanın etleri ve kanları ulaşmadığı hâlde, Allah’a kuldan yükselen takva işte o bilincin ta kendisidir. Şu halde, kesilen hayvanın bedeni üzerinden yapılan tüm yorumlar bir tarafa, aslında kurban olayında gerçek kahraman, kesilen kurban değil, o kurbanı kesen insandır. Zira insan, takvasıyla Allah’a yakınlaşabilme yeteneğine sahiptir. Bunun için mutlaka ölmek zorunda değildir insan. Fakat Rabbiyle arasına gerilen dünyalıkları kesip atmak zorundadır. Bunu yaptığında, insan, gerçek bir kurban olacaktır.
Evet kurban kesmek deki asıl amaç Allah’ yakınlaşabilmek olmalıdır. Bu amaç gerçekleşirse yani kurban asıl işlevini yerine getirirse, bunun birde bu dünyadaki faydaları ortaya çıkar. Kurban ibadetinin kazançları İslam’ın dünyasında sadece kurbanı kesen için değildir. Kurban’ın birde toplumsal faydaları vardır.
Kurban, İslâm’da sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en iyi ve en somut şekilde görüldüğü bir ibadettir. Yeryüzünde her gün yüz binlerce hayvan kesilmekte ve bunlardan çoğunlukla, zengin kimseler yararlanmaktadır. Hâlbuki kurban ibadetinde, kesilen kurbanlardan daha çok, fakirler ve ihtiyaç sahipleri yararlanmaktadır. Bir hadiste de işaret buyrulduğu gibi kesilen kurbanın eti üçe taksim edilir; üçte bir kısmı fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verilir, üçte bir kısmı aile fertleriyle yenilir, üçte bir kısmı ise komşulara, akrabalara ve misafirlere ikram edilir.
Kurban, zenginlerde infak, paylaşma ve cömertlik duygularını geliştirir, fakirlerde ise zenginlere karşı oluşan önyargıları yok eder; zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve muhabbet duygularını geliştirerek toplumsal huzuru ve barışı sağlar; yine bu bağlamda kurban “sosyal adalet”in gerçekleşmesine katkı yapar.
Kurban, insanın yardım etmesini kolaylaştırarak dünya malına olan tutkunluğunu önler. Fakirlere bir dayanak olur, onları hayata bağlar. Kurban; toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, kurulan sofralarla komşuluk ilişkilerini pekiştirir, yapılan ev ziyaretleriyle zenginleri ve fakirleri kaynaştırır, böylece aralarındaki muhtemel haset duygusunu tedavi eder.
Kurban, toplumun tamamını kucaklayan potansiyel bir güç kaynağıdır. Onunla ekonomik hayat canlandığı gibi, yine kurban neticesinde oluşan imkânlarla ihtiyacı olanların ihtiyaçları giderilerek içtimaî bir dengelenme sağlanır. Kurbanlık hayvanları yetiştirenler, alanlar, satanlar, nakliyesini ve kesim işini yapanlar, derisini alıp satanlar, kasaplar, yem tüccarları vs. birçok insan bu vesile ile para kazanmakta ve geçimini temin etmektedir. Ayrıca kurban ibadeti, yeni hayvan soylarının yetiştirilmesine imkân sağlayarak hayvancılığın gelişmesini önayak olur .
Elbette Kurban kesmekteki asıl amaç bu sayılan toplumsal faydalar olamaz. Daha öncede söylediğimiz gibi eğer kurban Sadece Allah için kesilirse bu kazançlarda ek kazanç olarak ortaya çıkar.
Kurban denildiğinde ilk akla gelen Hz. İbrahim’dir. Hz. İbrahim put perestliğin koyu karanlığında, puta tapmamanın tuhaf karşılandığı bir ortamda aklını ve muhakeme yeteneğini kullanrak tek Allah’a ulaşılabileceğini bize öğreten insandır. Allah dan başka hiçbir şeyin, isterse yıldızlar gibi göz alıcı, isterse ay gibi parlak, isterse güneş gibi yakıcı bile olsa ilah olamayacağını öğreten öğretmen. Tevhid mücadelesinin yılmaz savunucusu, kavminin muhakeme yeteneği kullandırabilmek için tüm putları kırıp, sonrada baltasını en büyük putun boynuna asarak bunu sen mi yaptın Ey İbrahim diyen kavmine ‘belki en büyüğü yapmıştır konuşabiliryorsa ona sorun’ diyen insan .
Hz İbrahim kendini Tanrı sanan ve aklını yücelten Nemrut’a kendi mantığı ile cevap verip Benim Allah’ım güneşi doğudan doğuruyor, hadi sen de batıdan doğur eğer tanrı isen diyerek onu şaşkınlıklara gark etmişti.
Ve Hz İbrahim en büyük sınavını ne babasına karşı, ne kavmine karşı, nede Nemruta karşı verdi. Onun en büyük imtihanı en çok sevdiği en eğer verdiği şey ile yani biricik oğlu İsmail ile olmuştu. Hz. İbrahim ileri yaşlarında bir erkek evlat sahibi olmuştu, güzeller güzeli İsmail. Ama içinde ki İsmail sevgisi o kadar fazlalaşmıştı ki Rabbi onu en sevdiği ile imtihan etti.
Hz .İbrahimin İsmail ile imtihanını birde Ali Şeraitinin dilinden dinlemek lazımdır. Ali şeraiti HAC kitabında Hz. İbrahim ile Hz İsmail’i şöyle anlatır.
Sevgili oğlun, hayatının meyvesi, neşen, oluş nedenin, varlığının anlamı, oğlun; hayır, İsmail’in. O’nu bir kuzu gibi yatır ve kurban et! Ayaklarının altına al ki, kaçıp kurtulamasın. Ellerinle kavrayarak başını tut, boyun damarını kes, daha fazla kımıldayamayacağını sezinceye kadar ayaklarının altında tut. Sonra ayağa kalk ve O’nu yalnız kendi haline bırak! Ey “itaatkar” olan ve Allah’ın kulu”!Allah’ın senden istediği budur. Bu inancının çağrısı, tebliğinin özüdür. Bu sorumluluğundur. Ey ‘sorumlu adam!’ Ey ‘İsmail’in babası!’
İbrahim’in iki seçeneği vardı; ya kalbinin ağlayışlarına kulak verecek ve İsmail'i kurtaracak veya Allah'ın emirlerine uyup O'nu kurban edecekti! Birini seçmek zorundaydı.
İçinde ‘sevgi’ ve ‘gerçek’ kavga ediyordu ‘sevgi’, hayatı; ‘gerçek’ ise inancıydı ! Allah kendi hayatını istemiş olsaydı vermek çok daha kolay olacaktı İbrahim, hayatını Allah davası uğruna adamıştı ve bu nedenle Allah’a itaat etmesi gerektiğini hissediyordu. Bu, O’nun için bir ‘bencillik’ ve ‘zayıflık’ idi. Bazı kişiler için iyi ve güzel olan, İbrahim gibi şerefli bir insan için kötü ve çirkin olabilir. O Allah’a en yakındı.
İbrahim çağrıyı düşününce her şeyiyle teslim oluyor, fakat sıra İsmail'i kurban etmeye gelince katlanılmaz bir acı duyuyor, kemiklerinin kırıldığını ve yüzünde üzgün bir ifade belirdiğini hissediyordu. İbrahim’i böyle kötü bir durumda gören şeytan; Nerede ve kimde bir korku, zayıflık, kuşku, kıskançlık, ümitsizlik, aptallık ve sevgi belirtisi görse çirkef işini yapmaya koyulur. Seni eğlendirir ve görevlerini yapmaktan alıkoyar ki çağrı gerçeği kavranmasın.
"Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fıtnedir".[Enfal 28]
Oğluna olan sevgi bile, seni ‘deneme’ yoludur. İsmail sevgisi İbrahim için bir imtihandı; şeytanla karşılaşmalarında O'nun tek zayıf yönü olmuştu bu. İbrahim bunun açık bir vahiy olduğunu ve oğlunu kurban etmesi gerektiğini biliyordu. Üzgün ve kalbi kırıktı. Şeytan bundan dolayı O'nu kandırma fırsatı buluyordu.
Şeytan bu durumdan faydalanarak önüne çıktı ve aynı şeyi fısıldadı: “Bu çağrıyı rüyanda duydun”.”Hayır bu yeterli, bu yeterli” dedi İbrahim kendi kendine; karar verdi ve seçimini yaptı: “Mutlak hürriyet olarak Allah'a itaat”, yani İsmail'i kurban etmek.!Mina'da kuytu bir köşede İbrahim [AS] oğluyla konuştu! Yüz yıl yaşamış ak saçlı sakallı babanın yanı sıra İsmail gençlik çağına yeni giriyordu. Dünyanın değil Arap yarımadasının göğü böyle bir görünüme katlanamazdı! Tarih, baba ile oğul arasındaki böyle bir konuşmayı kaydetmemişti hiç. Kimse de, dostça fakat ürkütücü bir konuşmayı düşünmemişti!
İbrahim başlangıçta hikayeyi yeniden anlatıp oğluna "burada seni ellerimle kurban edeceğim demek için ağzını açmadı. Sonunda, Allah'ın güvenine sığındı ve " İsmail rüyamda seni boğazlıyorum" dedi! Öylesine hızlı söylemişti ki bu kelimeleri kendisi bile işitmedi. Sonra sustu. Korkulu ve solgun, İsmail'in gözlerine bakmaya dayanamıyordu. İsmail babasının içinde bulunduğu durumu sezerek onu teselli etmeye çalıştı. "Baba itaatkar ol ve Allah'ın emrini yerine getirmek için tereddüte düşme. Beni de itaat edici olarak bulacaksın. Katlanabilirim ben " dedi. Allah Teala ders veriyordu. Bundan böyle Allah için insan kurban olarak kesilmeyecektir.
İbrahim gibi, İsmail'ini seçip Kurban etmelisin. Kimdir İsmail'in? Kendin bileceksin, başkalarının bilmelerine gerek yok. Karın olabilir, yeteneğin, işin cinsiyetin. gücün rütben Mevkin vs. olabilir. Hangisi olduğunu bilmiyorum, fakat senin İsmail İbrahim’in yanında ne kadar sevgiliyse senin yanında da o kadar sevgili olması gerekir!İsmail’in bazı göstergeleri, hürriyetini senden alan ve görevlerini yapmana engel olan her şey, seni eğlendiren gerçeği bilmen ve duymadan alıkoyan sorumluluğu kabul etmekten çok seni özür aramaya iten her şey ve yalnızca ileride desteğini almak için seni destekleyen her herkestir. Onu hayatında arayıp bulmalısın. Eğer Allah Teala’ya yaklaşmak istiyorsan, İsmail’ini kurban etmelisin. İsmail yerine bir koyun kesmek kurbandır, fakat yalnızca kurban kesmek için, bir koyun kurban etmek kasaplıktır
|
|