|
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
KUR’AN’I ANLAYABİLMEK VE ANLAMAYA ENGEL HALLER
Kur’an, insanlar tarafından okunup anlaşılsın ve bir YAŞAM ŞUURU haline getirilerek dünya ve ahiret mutluluğuna erişilsin diye Rabbimiz tarafından inzal edilmiş mucizevî bir kitaptır.
Kur’ana sımsıkı sarılmak, O’nun ışığında doğru yol üzerinde ilerleyebilmek, O’nun emirlerini ve yasaklarını YEGÂNE hayat kılavuzu edinmek, hesap gününde yalnızca O’na uyup uyulmadığının hesabının verileceğinin bilincinde olmak… İşte budur; Kur’an’i Yaşam Şuuru diye ifade edilen şey.
Bu yaşam şuuruna erişebilmenin yolu, peygamberimize indirilmiş olan, ve dünyanın son anına kadar korunması sorumluluğunun bizzat Allah tarafından kendi üzerine alındığı kitabımızın gönderilme amacını iyi kavrayabilmekten geçmektedir.
Kur’an ayetleri defalarca, Kuranın işlevinin pasif bir işlev değil, direk hayata müdahale eden, hayata yön veren, aktif bir işlev olduğunu bize ifade eder.
Tabiri caizse Kuran sadece camilerde, mezarlıklarda ve evlerde okunan bir kitap değil hayatın her anında ve safhasında hayata yön veren, kendisine iman edenlerin, ibadetlerinde, evliliklerinde, alış verişlerinde, miraslarında yani kısaca doğumlarından, ölümlerine kadar, hayatlarının her safhalarında onlara yol gösteren, ışık olan, kılavuzluk yapan bir kitaptır.
Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç’in dediği gibi; KUR’AN EDEBİYAT DEĞİL HAYATTTIR.
Kur’an muhataplarından;
1) Kendisini okumalarını,
2) Düşünmelerini,
3) Anlamalarını,
4) İlkeleri doğrultusunda yaşamalarını istemektedir.
Görüldüğü gibi Kur’anın muhataplarından yani bizden istediği nihai hedef onun
İlkeleri doğrultusunda hayatımızı idame ettirmemizdir.
Bunu gerçekleştirebilmek için yapılması gereken onu anlamaktır, onu anlayabilmenin yolu, onu okumaktan geçer. Peki, her okuma, bizi bu hedefe yönlendirebilir mi? Elbette hayır.
Türkçeye okumak diye tercüme edilen kelime Kuran’da 3 şekilde geçer. Kıraat, tertil, tilavet. Yerin, göğün ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbi olan Yüce Allah’ın yaptığı her eylemin, söylediği her sözün muhakkak ki bir hikmeti vardır. O oyun ve eğlence olsun diye bir şey yapmaz ve söylemez, O hiçbir konuda kelime sıkıntısı çekmez, Onun kelimelerini yazmak için dünyadaki bütün ağaçlar kalem olsa tüm denizler mürekkep olsa ve onlara yedi deniz daha eklense Rabbimizin kelimeleri bitmez.
Öyleyse bu okumak diye tercüme edilen 3 kelimenin de manaları arasında bir fark olmalıdır. Ve vardır da.
Kıraat: Yalın olarak okumak anlamına gelir bunun için dış bir kaynaktan alınan sesleri, zihne nakşetmeye, hafızada bulunan ve ya bir yerde yazılı bulunan kelimeleri sese çevirip dile getirmeye (telaffuz etmeye) kıraat denir.
Tertil: Bir şeyin parçalarını, bütününü meydana getirecek şekilde bir araya getirip onlara uygun bir düzen vermek demektir. Bu kelime Kuran’ın okunuşu ile ilgili olarak kullanıldığında, Onun düşünce süzgecinden geçirilerek sakin, ölçülü, ve bütüncül bir biçimde okunması anlamına gelir. Rabbimiz Furkan suresi 32. ayette Kuran’ı belli bir düzen üzere yani tertil ile indirdiğini söylemektedir. Tabi ki tertil üzere inzal edilen bir kitabı, tertil üzere okumakta gereklidir
Tilavet: Hem okumak, hem de okunan şeyi bilgili ve bilinçli bir şekilde anlamaya çalışmak demektir. Bu sebepten dolayı her tilavet aynı zamanda kıraattir, fakat her kıraat tilavet değildir. Çünkü tilavet, kelimeyi söylenmesi gerektiği şekilde seslendirmenin yanı sıra kelamın anlamını kavrayıp onun gereğini yerine getirmeyi de ifade etmektedir.
Kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okuyanlar Ona iman ederler ve kimde inkâr ederse hüsrana uğrayanlarda onlardır. (Bakara/121)
Görüldüğü gibi hüsrana uğramamak için Kuran’a iman etmek, Ona iman edebilmek içinde onu gereği gibi yani düşünerek, anlamaya çalışarak okumak (tilavet etmek) gereklidir.
Aslında Kur’anı okumak demek onu anlamaya denk bir sözcüktür. Önemli olan Kur’anı anlayıp Ona uygun bir biçimde yaşamaktır. Öyleyse Kur’anı okurkenki amacımız onu anlamak olmalıdır.
Peygamberimizin sahabeleri sadece Kuranın lafzını okuyup geçmediler onu anlamaya da gayret ettiler. Onlar onu anlamadan, ona göre yaşamanın imkânsızlığının farkında idiler.
Günümüzde ise ne yazık ki bu ihtimam kaybolmuş, hemen, hemen her şeyde olduğu gibi Kuran okuma konusunda da insanlar yüzeyleşmiş, Kuranın kılıfına ve kapağına gösterilen saygı, Onun mana ve mesajına gösterilmez olmuştur. Kuran bir taraftan göbekten aşağı bile tutulmazken, diğer taraftan onun hükümleri ayaklar altında paspas edilir hale gelmiştir.
Kuranı anlamadan okumayı insanlar en büyük ibadet, en iyi dindarlık saymaya başlamışlardır. Özellikle dirileri uyarsın diye gönderildiği belirtilen Kuran ne yazık ki ölülerin arkasından okunmaya başlandı. Hem de ilginçtir. 114 sureden içinde dirileri uyarsın diye gönderildi ayeti geçen Yasin suresi ölülere hasredildi.
Li yünzire men kane hayyen ve yahikkal kavlu alel kafirin. (Yasin/70)
Günümüzün insanları genelde Kur’anı anlamaksızın yüzünden okumayı yeterli görmektedirler. Kur’an’a sadece bir dua, bir tören ya da mezarlıkta okunacak bir kitap gözüyle bakmaktadırlar. Böylesi insanlar hafızın güzel sesine takılıp kendilerinden geçmektedirler. Oysa Kur’an insanlar kendilerinden geçsin diye değil, kendilerine gelsinler diye indirilmiş bir kitaptır.
Doğru yolu bulabilmenin önündeki en büyük engel şeytanın tuzağıdır. İnsanı şeytanın tuzağına karşı koruyan en önemli zırh ise vahiy ve salim akıldır. İnsanları şeytanın tuzağına düşürmek için çalışanlar vahyi ve aklı bir kenara bırakıp duygusallığı ön plana çıkarmaktadırlar. Bu tarz insanlar dinin akıl işi değil gönül işi olduğunu söylerler genelde. İlk bakışta masum gibi görünen bu ifadenin arkasında, insanların Kur’anı anlayamayacakları, O’ nu anlamanı çok zor olduğu iddiasına inandırmak vardır. Bir kere insan Kur’anı anlayamayacağına inanırsa artık hangi ayet önüne gelirse gelsin onu anlayamaz. Ve din olarak öne sürülen bir sürü yanlış, hurafe ve bidat’in peşine takılıp kaybolur gider.
Böyle olunca Kur’an günlük hayatımızdan uzaklaşmakta, onun iç dinamiğine aykırı görüşler farkına bile varılmadan kabul görerek hayatımıza yerleşmekte. Ve böylece Kur’an terk edilmiş olmaktadır. Kur’an kendisini bir yaşam kılavuzu, bir hayat kitabı olarak kabul etmeyerek, kendisine hak ettiği yeri ve değeri vermeyenleri Peygamberimizi vesile kılarak Allah’a şikâyet eder.
‘O gün peygamber der ki: Rabbim kavmim bu Kur’anı terk edilmiş bıraktı.’ ( Furkan /30)
Bu ayette kullanılan iki kelime dikkat çekmektedir . Bunlardan ilki’ elle sarılıp tutmak ve görünüşte benimsemek’ anlamına gelen ittihaz; ikincisi de bir şeyi dikkate değer bulmamak, onu göz ardı edip hayattan dışına atmak’ anlamına gelen ‘mahcur’ kelimesidir. Anlaşılan o ki peygamberimizi İslam toplumun görünüşte Kur’anı benimser görünüp hakikatte ve pratikte onu devre dışı tutmalarından şikâyetçidir. Gerçekten de İslam dünyasının yüzyıllardan beri arz ettiği manzara budur ne yazık ki.
Sonuç olarak İnsanın kâmil bir imana sahip olup kurtuluşa ermiş olması, Kur’anı okumakla yetinmeyip onu doğru anlamasına ve uygulamasına bağlıdır. Müslüman olmanın vazgeçilmez şartı ise ilim, iman ve amel birlikteliğinin oluşturacağı güzel ahlak sahip olabilmektir.
Allah katında makbul olan iman Tahkiki imandır. Allah bizim sürüler halinde bir şeyi taklit etmemizi değil. İnandığımız şeyleri okuyarak, araştırarak, akıl süzgecinden geçirerek inanmamızı istemektedir.
Yunus suresi 100. ayette Rabbimizi ‘Her türlü pislik ve rezilliği aklını kullanmayanlar üzerine yağdıracağını’ söylemekte ve bize Hakkında bilgimiz olmayan hiçbir şeyin ardına düşmememizi öğütlemektedir.
Tabi ki bir şeyi bilmek, bildiği şeyi yaşamayı da gerektirmektedir. Yoksa bildiğimiz şeyler bize yük olmaktan sırtımızda kambur olmaktan başka bir işe de yaramaz. Ve bizi Kuranın deyimi ile Kitap yüklü eşekler yapar.
Şu ana kadar söylediklerimizden de anlaşıldığı gibi Kuran hayattın tam içerisinde olması gereken, ve bu amaçla gönderilmiş bir kitaptır. Ve onu hayatın odağına yerleştirebilmek içinde onu anlamak ve düşünmek gerek ve mutlaka bilinçli bir şekilde okumak, yani tilavet etmek gereklidir.
Dünya üzerinde birçok insan Kuranla haşır neşir olduğu, onu okuduğu, defalarca hatmettiği, hatta onu anlamaya çalıştığı halde, nedense bir türlü Onu anlamayı başaramazlar cevaplandırılması gereken asıl soru işte budur.
Kur’anı anlamaya engel durumlar İslam tarihinin her döneminde İslam âlimlerinin de çözmeye çalıştığı sorunların başında olagelmiştir. Örneğin ilgi çekici olmasında dolayı İhya-ı Ulumiddin kitabının müellifi İslam Âlimi imamı Gazalinin bu konudaki tespitlerine de burada değinmenin faydalı olacağına inanıyorum.
İmam-ı Gazali İhya-ı Ulumiddin kitabının 1. cildinde Tecerrüd yani Kur’anı anlamaya engel şeylerden uzaklaşmak bahsinde Kur’anı anlamaya perde halleri şöyle sıralamıştır.
1. Kalbi, harflerin mahreçlerinden çıkmaya yönelmesidir. Böyle bir kimseyi, Kur'ân okuyucularını Allah kelâmının mânâlarını anlamaktan alıkoymakla görevli bulunan bir şeytan sevk ve idare eder. Şeytan daima onları harfleri tekrar etmeye yöneltir. Ona daima 'harf mahrecinden çıkmadı' vesvesesini verip durur. Bu bakımdan böyle bir kimsenin düşüncesi yalnızca harflerin mahreçleri üzerine teksif edilmiş olur. O halde böyle bir kimseye nasıl olur da mânâlar inkişâf eder, Bu gibi bir vesveseye itâat edip kurban giden bir kimse, şeytan için en büyük oyuncaktır! (Allah korusun).
2. Uyduğu bir mezhebe mukallid olup da sadece taklid ettiği mezheb üzerine titremek, nefsinde dinlediğine sadece taassub yoluyla yer verip ısrar etmek, basiret ve müşâhede ile ona ulaşmaya yanaşmamaktır.İşte böyle bir kimseyi inancı bağlamış bulunur ve bir türlü inanç bağlarından kurtulup ötelere adım atamaz.
İnandığından başka bir şeyin kalbine gelmesi adeta imkansızdır. Böyle bir kimsenin görüşü sadece dinlediklerine münhasırdır. Uzakta kendisine bir ışık görünüp dinlediklerine muhalif düşen mânâlardan herhangi bir mânâ baş gösterirse, taklid şeytanı derhal kendisine hücum ederek şöyle der: 'Nasıl olur da böyle bir mânâ kalbine gelebilir? Oysa bu senin ecdadının inandıklarına muhaliftir!'Bu bakımdan kişi, bu mânânın şeytandan gelen bir gurur olduğunu zanneder, ondan uzaklaşır ve benzerinden sakınır. Bu gibi taklid, bazan bâtıl olur ve aynı zamanda hakikatlerin bilinmesine de mâni olur. Meselâ arş üzerindeki istiva'dan orada temekkün ve istikrar etmeye inananın akidesi gibi...Eğer böyle bir kimseye, meselâ Allah Teâlâ'nın 'elKuddûs' isminden 'Allah insanlar için câiz olan herşeyden mukaddestir' mânâsı başgösterirse, eski taklidi bir türlü bu mânânın kalbine yerleşmesine imkân vermez.Oysa bu mânâ onun kalbine yerleşirse ikinci ve üçüncü keşiflere kapı açarak onu çekebilir ve böylece keşifler biri diğerini takip ederek çözülmeye başlar. Fakat bu hakîkat, onun bâtıl taklidiyle çarpıştığı için, derhal o taklid bu hakîkati onun kalbinden uzaklaştırır.Bazen de taklid hak olduğu halde yine de Kur'an'ın mânâsının anlaşılmasına ve keşfine mâni olmaktadır.
3. Kişinin bir günâhta ısrar etmesi veya mütekebbir olması, az da olsa itaat olunan dünya hevesiyle mübtelâ bulunmasıdır. Çünkü böyle bir durum kalbin kararmasına ve paslanmasına vesile olur. Bu durum, tıpkı aynanın yüzündeki pas gibidir. Hakkın tecellisine mâni olur. Bu durum ise, kalp için en büyük perdedir. İşte insanların çoğu bu perde ile hakikati görmekten perdelenmişlerdir. Şehvetler ne kadar kalbin üzerinde yerleşirse Allah kelâmının mânâları da o kadar perdelenir. Kalpten dünya ağırlıkları ne kadar kalkarsa o derecede de mânânın o kalpte tecelli etmesi yakınlaşır. Kısacası kalp ayna gibidir, şehvetler de pas... Kur'an'ın mânâları da aynada görünen sûretler gibidir. Şehvetleri sökmek suretiyle kalbin temizlenmesi aynanın parlatılması gibidir. İşte bu hikmete binaen Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Ümmetim dinar ve dirhemi (serveti) yücelttiği zaman, onlardan İslâm'ın heybet ve azameti sökülüp alınır. Emri hi'l-Ma'rufu ve Nehy-i an'il-Münkefi (iyiliği emredip ve kötülüğü yasaklamayı) terkettikleri zaman da, vahyin bereketinden mahrum olurlar.
Fudayl b. İyaz (r.a) 'Vahyin bereketinden mahrum olmak Kur'an'ı anlamaktan mahrum olmaktır' demiştir.Allah Teâlâ (ce) Kur'an'm anlaşılır ve hatırlatıcı oluşunda Allah'a dönüşü şart kılarak şöyle buyurmuştur:Bütün bunları hakka ve hakîkate dönen her kul için bir ihtar ve bir ibret dersi olsun diye yaptık. (Kaf/8)Fakat ancak küfürden dönen (Allah'ın alâmetlerinden ibret alır ve gerçeği) anlar.(Mümin/13)Ancak akıl sahipleri anlar. (Ra'd/19)Dünya aldanışını âhiret nimetlerine tercih eden bir kimse akıllılardan olamaz ve bu hikmetten ötürü kitabın sırları kendisine açılmaz!
4. Zâhirî bir yorumu okuyup 'Kur'ân kelimelerinin mânâları ancak İbn Abbas, Mücâhid ve benzeri müfessirlerden nakledilen mânâlardır' şeklindeki inanıştır. 'Bunların ötesindeki mânâlar rey ve şahsi düşünce ile verilen mânâlardır ve Kur'an'ı kendi reyiyle tefsir eden ateşte yerini hazırlamış olur' kanaatine varmaktır.İşte bu kanaat de Kur'ân mânâlarının önüne çekilen büyük bir sed ve perdedir. Eğer Kur'an'ın mânâsı sadece İbn Abbas, Mücâhid ve benzeri müfessirlerden nakledilen zahir mânâlar olsaydı, âlim olan insanlar Kur'an'ın mânâsında ihtilâfa düşmezlerdi.
Görüldüğü gibi İmamı Gazali tecerrüd ü 4 madde de toplamıştır.
Kur’an dünya üzerindeki diğer kitaplardan çok farklı bir kitaptır. Kur’an sanki bir canlı organizma gibidir. O bizimle konuşur, bize yol gösterir derdimize çareler sunar. İçimizi ferahlatır. Biz ona nasıl yaklaşırsak oda bize öyle yaklaşır. Ona tereddütlü, şüphe içinde gerçek bir teslimiyet ve iman ile yaklaşmazsak, kafamızın arka planında şüphelerimiz tereddütlerimiz varsa bize kendisini açmaz, bize yol göstermez.
Onu anlamak için ona yakın olmak, onu elimizden eksik etmemek, onu okumak elbette gereklidir. Ama asıl onu anlamak için gerekli olan şey ona tam bir imanla, mutmain bir kalple yaklaşmaktır
Onu kendi kendisini tanımladığı şekilde tanımlamak, ve ona öyle iman etmek gereklidir.
Kur’an kendisinin Allah tarafından olduğunu, kul sözü olmayacağı ifade eder, .(Necm 3-4) muhatabını doğru yola yönlendirdiğini söyler. (Cin 72/1-2) Ayetleri arasında çelişki olamayacağını belirtir. (Nisa/82) Rabbimizden bize indirileni izlememizi, Ondan başkalarını dost edinerek izlememizi (Araf:2/3) Doğru yolu bulabilmemiz ve o yolda yürüyebilmemiz için gerekli her şeyi içerdiğini (Nahl :89) Allah’ın kendisinde hiçbir şeyi eksik bırakmadığını (Enam :38) Hikmet dolu olduğunu (Yasin:2) her şeyin detaylı olarak açıklanmasını ihtiva ettiğini (Yusuf:111) Aklını kullanabilen insanlar için ayetlerinin detaylı olarak açıklanmış olduğunu (Rum:28), (Fussilet:3) kendisinin açıklanmasının bizzat Allah tarafından yapıldığını (Hud:1), (Kıyame:19) Kendisinden başka hüküm kaynağı olmadığını ve peygamberimizin de kendisinden başka hüküm kaynağı kabul etmeğini (Enam:114),(Enam:19), (Maide:48) kendisinin bizzat Allah tarafından korunuyor olduğunu (Hicr:9) doğruluk ve adalet bakımından eksik olmadığını (Enam/115) kendisinden öğüt almak isteyenler için Allah tarafından kolaylaştırıldığını (Kamer:17/22/32/40) kendisinin ayetleri hatırlatıldığı halde kendisinde yüz çevirenler için anlaşılmasın zor, hatta imkansız olduğunu (Kehf/57) Kur’an bize ifade eder.
Onu anlayıp, hayat rehberi yapabilmek için Onun kendisini tanımladığı şekilde inanmak zorunludur. Bunu sadece dilimizle söylemek yeterli değildir. Çünkü O kitabın esas sahibi, kalplerin içinden geçenleri de bilen her şeyin yaratıcısı Rabbimizdir. Dilimizle inanıyoruz derken eğer kalbimizde şüphe ve tereddütlerimiz varsa her şeyi bilen sonsuz kudret sahibi Allah mutlaka bunu da bilecek ve tereddütle yaklaşarak okuduğumuz Kur’an ile kalbimiz arasına onu anlamamıza engel perdeler koyacaktır.
Böyle olunca ne yazık ki Onu anlamak bizim için imkânsız hale gelecek, Onu anlamadığımız için bize din diye öğretilenlerin doğrulunu ve ya yanlışlığını Kuran ile teyid edemeyeceğiz. Ve Her türlü manevi tehlikeye açık hale geleceğiz demektir.
Rabbim hepimizi Kuran’ı tilavet edebilen, onu anlayabilen ve yolunda yürüyebilenlerden eylesin.
|