ANASAYFA MİSYONUMUZ İLKELERİMİZ AKINCILAR HAREKETİ AKINCILAR HAREKETİ TÜZÜĞÜMÜZ EĞİTİM ETKİNLİKLER METİN YÜKSEL İLETİŞİM
     
 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Yaratılış, oyun ve eğlence olsun diye gerçekleşmemiştir. Yüce Allah’ın insanları yaratmasının da elbette bir amacı, bir sebebi vardır. Allah bu sebebi, yani yaratılma gayemizi, tarihin ilk çağlarından itibaren gönderdiği Peygamberler ve mesajlarla sürekli insanoğluna hatırlatmış, zihni tasavvurumuzu ve hayat nizamımızı bu gayeye uygun olarak kurmamız konusunda bize emirler ve yasaklar bildirmiştir.

Bu emir ve yasakların sebebi bizim her iki dünyada da saadetimizin oluşumunu sağlamaktır.

Bu dünyada ve ahirette mutlu, huzurlu güvenli olmanın yolu yaratılış gayemize uygun olarak hareket edebilmekten geçer.

Eğer bu gayeyi anlayabilir ve hayatımızı bu gayenin gereklerini yerine getirerek yaşayabilirsek Kuranın deyimi ile gerçek kazananlar biz olacağız demektir.

Öyleyse nedir bizi kazanalar sınıfına dâhil edecek bu gaye?

Kainat, dünya , dünyanın içindekiler ve tabii ki insan boşu boşuna yaratılmadığına , yaratılışın bir amacı olduğuna göre , inanan, akıllı,düşünebilen, aklını kullanabilen insanların üzerine düşen görevde , elbette bu yaratılışın gayesini anlamaya çalışmak olmalıdır.

Biz bu amacı, yaratılış amacını hiç aklımıza getirmesek de, hiç düşünmesek de o amaç orada var olmaya, onu düşünen ve onun yolunda yürüyen insanların hayatlarını düzenlemeye devam edip gidecektir.

Soruları düşünmemek, kafamızı kuma gömmekle ya da ışığı görmemek için gözlerimiz kapamakla eş değerdir.

Kuran bize, müminlerin kâinatın ve içindekilerin yaratılışını düşündüklerini ve bunların boşuna yaratılmadığını anladıklarını bildirir.

Elle?îne ye?kurûna(A)llâhe kiyâmen ve ku’ûden ve’alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî ?alki-ssemâvâti vel-ard. Rabbena mâ ?alakte hâ?â bâtila. subhâneke fekinâ ‘a?âbe-nnâr.)

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) 'Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. '(Al-i İmran/191)

Bizim kitabımız Kuran’ında, Yüce Allah’ın gönderdiği tüm vahiylerinde ortak bir amacı vardır. Bu amaç Allah’ın birliğinin ve onun hiçbir şekilde ortağı olmadığının farkına varabilmektir. Yani TEVHİD tir. Tevhid Allah’ın zatının , sıfatlarının ve fiillerinin bir olduğunu mutmain kalple kabul edip bunu dil ile ikrar etmek ve gereklerini yerine getirmek demektir.

Allah'ın birliğinden söz etmek; O'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu söylemektir.

Zatının bir olduğunu söylemek; O'nun kısmının, parçasının, bölümünün olmadığını söylemektir.

Sıfatlarının bir olduğunu söylemek; eşinin, benzerinin olmadığını kabul etmektir. Çünkü yaratılmış varlıklara benzememek de O'nun temel nitelikleri arasındadır.

Fiillerinde bir olduğunu söylemek; yaptığı hiçbir iş ve eylemde (yaratma, rızık verme, hüküm koyma, helal ve haram belirleme, hesap gününde tek hesap sorucu ve tek affedici olduğunu yani maliki yemiddin olduğunu vb.) ortağı bulunmadığını söylemektir. Çünkü ortaklık aczi gerektirir. Allah aciz değildir.

Tüm ilahi mesajlar insanların bu gerçeğin farkına varabilmeleri ve bu gerçeğin gereklerini yerine getirebilmeleri için gönderilmişlerdir.

Bu gerçek, hayatın her safhasında, her anında fark edilebilir ama bunun gerçekten tam olarak fark edileceği ortamlar insanların hayatlarının ilk safhalarını geçirdikleri aile ortamlarıdır. Çünkü Aile ortamları çocukların karakter, şahsiyet ve imanlarının oluştuğu ilk ortamlardır, deyim yerinde ise Aile ortamları ve ailelerin yaşadığı evler bir inanç ve şahsiyet okullarıdır.

Çocukların korkak mı, cesur mu, düzenli mi dağınık mı, saygılı mı, saygısız mı, sahtekâr mı dürüst mü, en önemlisi imanlı mı, imansız mı olacağının belirlendiği en önemli zamanlar ve mekânlar içinde doğup büyüdüğü Aile ortamları ve orada geçirdikleri zamanlardır.

Aile, mevcut okul kitaplarında; toplumun en küçük birimi diye tarif edilmiştir. Aile denince genellikle aynı evde oturan anne ve baba ile, varsa onların evlenmemiş çocukları anlaşılır. Bu tip aileye "çekirdek aile" denir.

Aile olabilmek için elbette anne baba ve çocuklar ile onların beraber oturdukları bir ev gereklidir. Ama bunların hepsinin mevcut olması ne yazık ki, Aile olmayı gerektiren tüm şartların yerine getirilmiş olduğunu söyleyeme yetmez. Bunların hepsinin bir arada olması aileyi meydana getirmez.

Aile kelimesinin kökeni ‘destek ve dayanak’ anlamına gelen avl/ ayl dir.

Gerçek Aile; birbirinden destek alan, birbirine dayanan ve yaslanan, biri çekilince diğerleri ayakta kalamayan birden fazla unsurların birlikteliğidir.

Aile içindeki her birey, aile için, kendisinin ve diğer bireylerin olmazsa olmaz olduğunun ve bu bireylerden herhangi birinin sağlıksız, verimsiz ya da başarısız olması durumunda tüm ailenin sağlıksız, verimsiz ve başarısız olacağının bilincinde olabilmelidir.

Aileyi oluşturan ana unsurlar kadın ve erkektir. Kadın ve erkek bir birlerinin eşiti değil ama eşidirler. Kuran, kadın ve erkeği tanımlarken Zevc ifadesini kullanır. Zevc yani Eş. Eşler birbirinden farklı olan, ama birbirini tamamlayan unsurlardır. Birinin yokluğu diğerini mutlaka eksik bırakır.

Buna en güzel örnek İbn Manzur’un Lisanu’l-Arab’ta kelimeye verdiği zevcâ na’lin örnek cümlesidir: “Bir çift ayakkabının teki”.

Birinin işe yarabilmesi için diğerine mutlaka ihtiyaç vardır. Sağ ayakkabı sağ ayakta olduğu zaman işlevini nasılsa tam olarak yerine getiriyorsa,
Sol ayakkabıda sol ayakta olduğunda işlevini tam olarak yerine getirebilir. Eğer sağ ayakkabıyı sol ayağa giydirirseniz ayağa da ayakkabıya da zulüm etmiş olursunuz ya da tam tersi.

Bu durumda “Sağ ayak mı soldan, sol ayak mı sağdan üstündür?” veya “Sağ ayakkabı mı soldan, sol ayakkabı mı sağdan üstündür?” sorusunun mantıklı bir tarafı yoktur

Bu konudaki en güzel tanım, Ahsen-ül kelam yani en güzel söz olan Kur’an’ın ba‘dukum min ba‘d tanımıdır. Al-i İmran suresi195. âyette salih ameller işleyen erkekler ve kadınlar zikredildikten sonra bu kalıp kullanılır. Ba‘dukum min ba‘d kalıbı insan türünü oluşturan iki cinsten birinin diğerine mutlak üstünlüğüne değil, “bazı hususlarda birinin bazı hususlarda ise diğerinin üstünlüğüne” delalet eder.

Bazı mealler bu tanımı ikisini ayrı ayrı meziyetlerde donattık şeklinde verilmiştir.

Ayrı ayrı meziyetlerle donatılmış olan bu iki eşin tabi olarak sorumlukları ve görevleride meziyetleri ile doğru orantılı olarak verilmiştir.

Baba sıfatı kazanmış erkeğin görevi, evinin geçimini sağlamak, ev halkının güven içinde yaşayabilmesi için evin fiziki şartlarını oluşturmak olmakla beraber, gerçek ve asıl yapması gereken, evini bir mescid, bir okul, bir karargah haline getirmektir.Çünkü evin babası ev halkını yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumak gibi Allah tarafından kendisine verilmiş bir göreve sahiptir. Baba bu görevi yerine getirebilmek için hane halkının karnını doyurduğu gibi ruhunu da doyurmak, eşinin ve çocuklarının manevi ihtiyaçlarını da karşılamakla mükelleftir.

Psikologlar ülkemizdeki çocukların %90 nının öksüz ve yetim olduğunu söylemektedir. Bunu söylerken çocukların fiziki olarak bir anne ve babaya sahip olmadıklarını değil, psikolojik olarak anne ve babaya sahip olmadıklarını ifade etmektedirler. Çünkü bir insanın ihtiyaçları onun biyolojik ihtiyaçları ile sınırlı değildir. Bir çocuğun iyi ve sağlıklı yetişebilmesi için onun yeme, ,içme, giyinme ve barınma gibi biyolojik ihtiyaçları yanında, psikolojik, akli ve ruhi ihtiyaçlarının da karşılanması gerekir. Ne yazık ki ülkemizde ki bir çok baba çocuklarının ve ailesinin sadece biyolojik ihtiyaçlarını tedarik etmekle kendisine düşen görevi mükemmel olarak yerine getirdiği yanılgısı içindedir.

Bir babanın en önemli görevinin aile efradını yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumak olduğunu Kuranın belirttiğini söylemiştik.

Bu görevi bir baba en iyi şekilde nasıl yerine getirebilir?

Tabi ki insanlığın önderleri İslam peygamberlerini kendisine örnek alarak. Gelmiş geçmiş tüm Peygamberler ve son Peygamber Hz. Muhammed’in hayatı bu görevin nasıl yerine getirileceği konusunda bize ışık tutmaktadır.

Bakara suresi 132. ayette çocuklar için verilebilecek en doğru öğüdün ne olduğu söylenmektedir.

‘İbrahim, daha sonra Yakup çocuklarına şunu öğütledi: Evlatlarım Allah sizin için bu dini seçti. Öyleyse Müslümanlar olarak ölmeye gayret edin.’

Bir çocuk için verilebilecek en önemli ve güzel öğüt.

Müslüman olarak ölebilmenin de şartı peygamberimizin bir hadisi şerifinde belirttiği gibi Müslüman olarak yaşayabilmektir.

Unutmayalım ki nasıl yaşarsak öyle öleceğiz ve nasıl ölürsek öyle hesaba çekileceğiz.

Bu sorumluluğu yerine getirmeyenlerin ahrette ki durumlarını da Abese suresi 34-36. ayetleri ışığında anlamak gerekir: ‘O gün kişi kardeşinden, annesinden babasından, hanımından ve çocuklarından kaçacak.’

Bu ayetlerde söylenen, hanımın ve çocukların babadan kaçacağı değil, aksine ev reisinin hanımı ve çocuklarından kaçacağı dır. Kaçma sebebi ise ‘kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun ‘emrini yerine getirememiş olmalarıdır. O gün aile fertleri evin reisinden ‘bize karşı neden sorumluluğunu yerine getirmedin , neden bizi bu ateşten korumadın ‘diye hesap soracaklardır.

Erkekler Nisa suresi 34. ayette belirtildiği gibi kadınlar üzerine koruyup, gözetenler olmalıdırlar. (kavvam)

(Ya Eyyühellehizine amenü; kunu kavvamina bil gıst. (Nisa/135)

Ve anneler.

İslam anneleri, cennetin ayaklarının altına serildiği kadınlar. Kadın anne olduğu anda kutsallaşır ve cennet ayakların altına serilir.

Takdir edersiniz ki cennetin birinin ayaklarının altına serilmiş olması basit bir olay değildir, demek ki anne olabilmek de basit bir olay değildir. Bir çocuk doğurmuş olmak kadına annelik vasfını kazandırmaz.

Anne olabilmek için, çocuk doğurmanın yanında, doğurduğu çocuğu en iyi şekilde yetiştirmek ve aile içinde kendisine düşen görevleri eksiksiz yerine getirebilmek de gereklidir.

Yani bir Hacer, bir Meryem, bir Asiye bir Hatice olmak da lazımdır.

Hz. Hacer gibi sabırla ve umutla sa’y edebilmek, Hz. Meryem gibi zorluklara göğüs gerebilmek, Hz. Asiye gibi Firavuna rağmen imanını koruyabilmek, Hz Hatice gibi en zor zamanlarda yoldaş ve sırdaş olabilmek gerekir

İşte bunlar olabilirse Allah o annenin ayaklarının altına, girmek için can attığımız cenneti seriverir.

Anne ve babaların yapacağı en iyi, en hayırlı ve en verimli iş, onurlu, erdemli imanlı nesiller yetiştirmek olmalıdır. Böyle çocuklar yetiştirerek hem çocuğa , hem kendilerine hem de tüm topluma iyilik yapmış olurlar.

Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek
Ağaç dik on yıl sonrasını düşündüğünde,
Ama düşündüğün yüzyıl sonrası ise İNSAN yetiştir.

Demiş Konfiüçyus.

Gerçekten insan yetiştirebilmek dünyanın en onurluve en verimli işidir.
O kadar verimlidir ki sen ölsen bile yetiştirdiğin insanın yaptığı hayırlardan sevap almaya devam edersin . İyi yetiştirilmiş insan aynı zamanda bir ‘sadak-ı cariyedir’

İnsan yetiştirmek bir sanattır, Bir peygamber sanatı. Peygamberler aynı zamanda öğretmenlerdir. İnsanlara örnek olan onları eğiten ve onlara öğreten.

İnsan her yaşta eğitilebilir, ama eğitim için en uygun ve verimli çağ çocukluk çağıdır.

Türkçemizde çok güzel bir söz vardır ağaç yaşken eğilir derler. Gerçekten doğrudur, yaşlar genç ve dimağlar taze iken, daha kirlenmemişken verilen bilgiler ve şuur genelde insanın hayat yapısının nasıl oluştuğunda büyük rol oynar.

Unutmayalım ağaç yaşken eğilir, eğer ağaç büyüyüp kalınlaştıktan sonra onu bir şekle sokmak istersek, onu eğemeyeceğimize göre, yontmamız gerekebilir, bu yontanı da yontulanı da yoran bir süreç olur ve çoğunlukla başarısız olmakta, çatışmalara sebep olmakta ya da istenilen sonuç elde edilememektedir.

Yapılan eylemlerin, söylenen sözlerin, doğruluğu kadar onların söyleniş ve yapılış tarzlarının da, zamanlarının da mutlaka büyük önemi vardır.

Arabayı durdurmak ve kaza yapmamak için frene basmak mutlaka gereklidir, ama frene nasıl bastığımız ve ne zaman bastığımızda çok önemlidir, artık frene bassak da arabayı durduramayacağımız zamana kadar bekleyip sonra frene basmak can yakıcı kazalara engel olamayabilir

Ve evler;

Evler İslam tarihin her dönemin de, en zor anlarında hep bir nefes borusu olmuştur. Kafirler İslam’ın nurunu söndürmeye çalışıp, onu yok etmeye her çabaladıklarında, İslam hep evlerden alevlenmiştir tekrar, tekrar.

Kuranın kadını vakarı ile yaşamaya çağırdığı ev, bir tembelhane, boş boş oturulacak bir mekan değil, içinde vahyin talim edildiği ve hikmetin hakim olduğu ‘Kuran ve hikmet’ evidir.

Alemlere rahmet olsun diye gönderilmiş olan Peygamberimiz vahyi ilk aldığında sokağa değil, eve yönelmiştir. Rabbinin bildirdiği gerçekleri ilk orda anlatmıştır. Çünkü nerden başlamalı sorusunun en doğru cevabı ev dir.

Firavun zulmünü daha yeni doğmuş çocuklara yönelttiğinde, erkek çocuklarını katledip, kızları sağ bıraktığında, Allah, Hz Musa ya ve kardeşi Harun a şöyle vahyetmişti:

‘Şehirde toplumunuz için bazı evleri karargah edinin; ve kendi evinizi de ibadethaneye dönüştürün ! Mümünleri müjdele.’ (Yunus/87)

Burada tarif edilen evin işlevini Peygamberimiz döneminde Mekke de Erkam’ın evi görüyordu. Hz. Muhammedin davetine ilk icabet edenlerin Dar’ul Erkam’a Dar’ul İslam (İslamın evi) demeleri boşuna değildi.

Kuranın tarif ettiği ev bir ‘iman okulu’ durumundadır. Ailenin tüm fertleri de bu okulun hem öğretmeni, hem de öğrencisi konumundadırlar.

Böyle bir ev cennetin dünyadaki şubesi olmayı hak etmiştir. Cennetin şubesi olmayı hak edemeyen evler cehennemin bir şubesi olmaya aday evlerdir.

Birinci durumdaki evlerden Aile halkı ayrılmak istemezken 2. durumdaki evlere aile halkı girmek istemeyecektir. Kaçan kendini kurtaramaya, başka cennetler bulmaya çalışacak, kaçamayan ise orada yanmaya mahkum olacaktır.

Muhatabına model Aile hayatları sunan Kur’an, aslında muhatabının hayatında o modelleri inşa etmek istiyordu. Kuran’ın ilk inşa ettiği kişi peygamberimizdi. O Kuranda anlatılan bu örnekleri kendi hayatına uyarladı ve kendisi de tıpkı Hz. İbrahim ve ailesi gibi bir model (usvetül hasene) olarak gösterildi biz müminlere.

Peygamberimizin Ailesi de mükemmel bir aile olarak Müslümanların örneği idi. Peygamberimiz sadece bir peygamber olarak değil. Bir baba, bir koca, bir yeğen, bir dede olarak ta bize örneklik etti.

Peygamberimiz aile kavramını kan bağı ile sınırlı tutmadı. Kıyamete kadar gelecek olan müminler nasıl ki Hz İbrahim’e İman ailesi kılınmıştı. Peygamberimiz’de tıpkı öyle yaptı. Kan ve ırk yönünden yedi kat yabancı olan Selman-i Farisi hakkında ‘Selman bizdendir, ehl-i beytimizden dir’ diyerek aile sınırlarını iman bağını kapsayacak şekilde genişletti.

Aklımızdan hiç çıkarmamız gereken bir gerçekte şudur:

MUHAKKAK Kİ MÜMİNLER GERÇEK KARDEŞTİRLER.